KURBAN KESMENİN HÜKMÜ KONUSUNDA DEĞERLENDİRMELER

Kurban kesme konusunda bu güne kadar söylenmiş sözler üstüne bir yazı yazmak istedim. Ve şimdi de yazıyorum.
Kuran’da kurban kesmek her Müslümana emredilmiş bir farz değildir. Ancak yasaklanmış bir eylem de değildir. Kuran’da ilk ümmetlerden beri kurban kesmenin tanrı rızası için olmak kaydıyla serbest bırakıldığı yazılıdır.
Kurban kesmek, durumu müsait olan bir Müslüman için nafile bir ibadettir. Nafile, fıkıh literatüründe isteyenin yaparak sevaba kavuşacağı, istemeyenin yapmayabileceği ve emredilmemiş bir ibadet için kullanılır. Ancak hak kabul edilen dört mezhepte durum şu şekildedir: Hanbeli, Maliki ve Şafii mezhepleri sünnet ile nafileyi bir tutarlar. Onlarda vacip hükmü yoktur. Sadece Hanefiler, farz ile sünnet arasına vacip diye bir hüküm koymuşlardır. Hanefiler, kurban kesmeye vacip derken diğer üç mezhep sünnet veya nafile demişlerdir. Vacibi farza yakın diye yorumlayanlar aslında diğer üç mezhebin sünnet hükmünü kabul etmemektedirler. Kurban kesmek, farz değildir. Hele farz gibi hiç değildir. Kuran’da “zekatı verin, namazı kılın” gibi defalarca Müslümanlara tekrarlanan emirler gibi “kurban kesin” diye bir emir olmamıştır. Sadece Kevser suresinde Hz. Muhammed’e bir emir olarak kurban kesmesi söylenmiştir.
Kurban kesmek helaldir, sünnettir ve de yalnızca tanrı rızası için yapılır. Çünkü Kuran’da “Onların etleri ve kanları Allaha ulaşmaz. Allaha sadece sizin takvanız ulaşır.” denilmektedir.
Kurban kesmenin Kuran’da şartları şöyle söylenmiştir: Allah’ın adı zikredilerek kesilecektir. Allah’ın adından başkasının adına kesilen hayvanın etinden yemek günahtır. Burada putlara kurban kesmek yasaklanmak istenmiştir. Büyükbaş hayvanları kurban etmek mümkündür. Hac aylarında kesilen kurbanlıklar vardır. Kurban kesildikten sonra isteyemeyen fakire ve istemek durumunda olan fakire eti yedirilecektir.
Kurban kesmek, Hz. Adem’den beri var olan bir eylemdir. Hatta Adem peygamberin oğullarının kurban kestikleri ve birinin kurbanının kabul edildiği, birinin kabul edilmediği ve kurbanı kabul edilmeyen adamın diğerini kasten öldürdüğü Kuran’da yazılıdır.
Bir de Hz. İbrahim’in oğlunu rüyasında gördüğü gibi boğazlayacakken tanrının ona bir kurbanlık indirdiği ve onun da oğlunun yerine indirilen kurbanlığı kurban ettiği yazılıdır. Ancak bir daha söylemek gerekir ki Kuran’da kurban kesmenin ilk tarihinin ilk ümmetlerden beri olduğu yazılıdır. Yani kurban kesmek Hz. İbrahim ile başlamış bir olay değildir.
Ayrıca Hz. İbrahim’in kendisine gelen elçi meleklere evinde semiz bir kızartılmış buzağı eti getirdiği ve ikram ettiği Kuran’da yazılıdır. Kurban etini misafire ikram etmek, bir İbrahim peygamber geleneğidir. Hatta Halil İbrahim sofrası halk arasında meşhur olmuş bir deyimdir ve İbrahim peygamberin misafirlerine olan ikramının bolluğundan bahseden bir ifadedir.
Kuran’da kurban kesmenin farz kılındığı tek muhatap vardır: Hacca gidenler. Ve hacca gidenlerin belli durumlarda fidye olarak kurban kesmesi tanrı tarafından istenmiş ve emredilmiştir. Mesela hac ve umre sırasında başını tıraş etmemesi istenen hacılar, hasta olurlarsa veya başlarını tıraş etmek zorunda kalırlarsa ya oruç tutacaklardır, ya sadaka vereceklerdir ya da kurban keseceklerdir. Yani kısaca hacca gidenlerle ilgili Kuran hükümlerinde hacca gidenlere belli durumlarda kurban kesmek emredilmiştir. Onun dışında Kuran’da Müslümanlara emredilmiş veya şart gibi koşulmuş bir kurban kesme emri bulunmamaktadır. Hatta dediğim gibi sadece Kevser suresinde ve de sadece Hz. Muhammed’e yönelik bir kurban kesme emri bulunmaktadır.
Kurban kesmek faziletli ve bol sevaplı bir eylemdir. Şartları Kuran’da zikredilmiş ve isteyen ve durumu müsait olanlara serbest bırakılmış bir ibadettir. Hükmü konusunda da hak olan mezheplerde diğer üç mezhep sünnet veya nafile, sadece Hanefiler ise vacip demiştir. Ancak bu farz veya farz gibi bir eylem demek değildir. Kuran’da bu konuda var olan detayları aktardım. Bu konuda yapacağınız değerlendirme ise size kalmış.

RAMAZAN ORUCUNU BİLEREK BOZMAK 61 GÜN KEFFARETİ GEREKTİRMEZ

Ramazan orucuna başladıktan sonra bilerek bozmanın 61 gün keffaret orucu olduğu konusundaki sözler üzerine bir araştırma yaptım. Ve size araştırmanın sonuçlarını sunuyorum.
Ramazan orucunu bilerek bozmanın 61 gün keffaret orucu olduğu konusunda hakikaten bir delinin attığı taşın arkasından kırk akıllı o taşı çıkaramamıştır.
Bu anlayış kemikleşmiş ve gelenekselleşmiştir. Bu yalanı uyduran kimse tanrı katında çok büyük günaha sahip olmuştur.
Tanrının Kuran’da söylediği bir sözü söylenen bir şekilden başka şekle sokmanın tanrı katında suç ve günah olduğunu bilmeyenler de bu yalanın peşinden koşmuşlar ve bu yalanın yayıcısı olmuşlardır.
İşin gerçeğini bilmeden bu yalanı savunmak doğru değildir. İşin gerçeğiyle ilgili detayları şimdi size aktaracağım.
Kuran’da bütün Müslümanlara emir olarak söylenen oruç Ramazan orucudur. Bu konuyla ilgili ayetler Bakara suresinde geçmektedir.
Bazı oruçlar da Kuran’da bazı kimselere ceza maksatlı olarak uygulanan ve emredilen oruçlardır.
Ramazan orucunun kuralları şunlardır: Ramazan ayında olmak şartıyla aklı, sağlığı yerinde olan bir Müslüman oruç tutmakla mükellef bırakılmıştır. Bu orucu tutarken bilerek bozanın 61 gün keffaret orucu tutacağına dair bir hüküm indirilmemiştir. Hasta ya da seferde olan bir Müslüman, tutamadığı günleri sayısınca başka günlerde tutacaktır. Bunun dışında hiç tutamayanlar da her gün için bir yoksul doyumu fidye verecektir. Daha fazla fidye verenler daha çok sevaba kavuşur. Oruç tutmak daha hayırlı olarak nitelendirilmiştir Kuran’da. Bu orucu tutabilmek için şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayrılıncaya kadar yiyip içilebilir. Sonra akşama kadar orucu tam tutmak esastır. Orucun başlangıcı olan zamandan önce geceleyin cinsel ilişkiye karı kocanın girmesi günah değildir. Görüldüğü gibi Ramazan orucuyla ilgili 61 gün keffaret orucu diye bir şey söz konusu değildir. Dahası keffaret veya ceza oruçları başka konularda indirilmiştir ve bunların da Ramazan orucu ile ilgisi olmadığı açıktır.
Ceza oruçları belli meselelerde yapılan yanlışın cezası olarak hüküm olarak indirilmiştir.
Yemin keffareti meselesinde… Bilerek edilen yeminleri bozmanın cezası şudur: Kişinin ailesine yedirdiği şeylerden olmak kaydıyla on yoksulu doyurmak veya on yoksulu giydirmek veya bir köle azat etmek onu da yapamıyorsa üç gün oruç tutmak…
Bir müminin yanlışlıkla başka bir mümini öldürmesi meselesinde… Bir mümin köle azat etmek ve ailesi bağışlamadıkça ailesine diyet ödemek… Eğer düşman bir topluluktan ise öldürülen mümin bir mümin köle azat etmek… Eğer anlaşmalı bir topluluktan ise bir mümin köle azat etmek ve de ailesine diyet ödemek… Bunu yapamıyorsa kişinin günahının affı için iki ay ard arda oruç tutması keffareti söz konusudur. Görüldüğü gibi iki ay keffaret orucu ilk olarak bahsedebileceğim bu meselede konulmuştur.
İhramlı iken karada kasten av hayvanı öldürenin cezası meselesinde… İki adil kimsenin belirleyeceği bir kurbanlık kesmek veya yoksul doyurmak yoluyla keffaret ya da bunun dengi oruç tutmak… Bu meselede ceza orucu budur.
Hac ve umrede fidye orucu meselesinde… Eğer kişi zaruri bir durumdan ötürü engellenirse bir kurbanlık kesmesi ve kurbanlık kesene kadar başını tıraş etmemesi gerekir. Başını hacı adayı zaruri olarak tıraş ederse fidye olarak ya oruç tutacak ya sadaka verecek ya da kurban kesecektir. Güvende ise hacca kadar umre yapmayı tercih eden kişi, kolayına gelen bir kurbanı kesecektir. Kurban kesemeyen kişi, üçü hacda yedisi de evine dönünce on gün oruç tutacaktır. Bu durum ailesi Kabe civarında değilse geçerlidir.
Zıhar meselesinde… Zıhar, Cahiliye devrinde erkeğin karısına “sen anamın sırtı gibisin” demek suretiyle kendisine karısını haram kılması olayıdır. Bu, tanrı tarafından hoş görülmemiştir. Cahiliye devrinde bu haram kılma sonsuza kadar giderken tanrı İslam ile bunun keffaretini ödemek kaydıyla haram kılmayı kaldırmayı hüküm altına almıştır. Yani Kuran’da zıhar yaptıktan sonra, sonradan söylediği sözden dönmek ve karısıyla cinsel ilişkiye girmek isteyen erkeğe herhangi bir köleyi azat etmek bunu yapamıyorsa iki ay ard arda oruç tutmak keffaretini ödemesi gerektiği söylenmiştir, bunu da yapamıyorsa erkek, altmış fakiri doyuracaktır. Bu cezalar o dönemin böyle bir yanlış adetine uyan kimseyi ıslah etmek amacını gütmektedir.
Oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınların cennete gireceği de Kuran’da yazılıdır.
Görüldüğü gibi ceza oruçları meseleleri bunlardan ibarettir.
Kuran’da hükmü konulmayan bir şeyi Hz. Muhammed’in kendi kişisel kanaatlerine göre koyamayacağı da Hakka suresinde anlatılmaktadır. “Eğer peygamber bize isnat yoluyla bazı sözler uydursaydı onu kudretimizle yakalardık. Sonra onun şah damarından keserdik. Ve hiçbiriniz de bunu engelleyerek ondan savamazdı.” Hakka suresinin bu ayetlerini bilmeyenler ya da bilerek tahrif edenler Hz. Peygamber’in ağzından hiç ilgisiz, Kuran ile çelişen veya Kuran’da yer almayan, Kuran’daki bir hükmü değiştiren sözlerin peşinden gidiyorlar. Tekrar ediyorum tanrının indirdiği hükmü olduğundan başka şekle sokmak günahtır ve suçtur. Hz. Peygamber’in ağzından çıkmış gibi söz rivayet edenler sorumsuzca davranarak insanların zihinlerini bulandırmaya, yanlış bilgilerle kafa karıştırmaya çalışıyorlar.
Ramazan orucunu bir insan ya niyeti yoksa tutmaz ya da niyeti varsa tutar. Bunun dışında unutarak bozmanın zaten günahı yoktur. Ancak bir insanın bazı halleri de olabilir: Mesela iş operatörü olan bir kimseyi düşünün. Ya da cephede savaşan bir kimse… Şimdi belki bu kişi sahurda az yedi veya yediği yetmedi ve başı döndü ya da gözü karardı. Şimdi burada düşünün bu insan oruçlu olduğunu da biliyor. Ne yapsın bu adam? Cephede düşmanın ekmeğine yağ mı sürsün veya ağır makineyi kullanan kişi başkalarının canını hiçe mi saysın? Elbette bu insan orucunu tutmaya niyetli ama bir engel çıktı. Bu insana 61 gün keffaret orucu tutturmak hangi vicdana sığar? Ayrıca baskı ile dinde ibadet yaptırılmaz. Bir insan bilerek orucunu bozuyorsa bir ihtimal de orucunu tutuyor görünmeye çalışıyor olabilir ve rol icabı yani inanmadan tutuyor olabilir. Eğer siz bu insana yapmacık suretle ve zorla oruç tutturursanız bu insan, orucunu bilerek bozmaya eğilimlidir demektir. Yapmacık ibadetin ise kıymeti yoktur ve günahı da büyüktür. Yani bir insan ya zaruri olarak farkındayken orucunu bozar ya da inanmadan tutuyordur o şekilde bozar. Yalnız inanmadan bir ibadeti yapmanın ve yalan söylemenin cezası 61 gün keffaret orucu değil cehennemdir. Çünkü münafıklık alametidir bu durum. Kısaca düşünülürse Kuran’da bu konuda söylenenler ile gerçek arasında bir çatışma yoktur. Ramazan orucunu bilerek bozmanın cezasını tanrı koymamıştır. Eğer halen bu gerçeklere inanmıyorsanız size şunu söyleyeyim; Kuran’a harfiyyen inanıyorsanız bir hükmün o şekilde indirildiği konusunda hem fikir olmak zorundasınız. Ancak uygulayıp uygulamamak size kalmıştır. Çünkü zorla bir ibadet yaptırılamaz. Sizin bir hükmü olduğundan başka şekle sokmanız ise hem tanrı katında suçtur hem de günahtır. İnanıp uygulamamak ile onu değiştirmek arasında dağlar kadar fark vardır.
Kuran’ı anlamadan ve bilmeden bir delinin attığı taşın peşinden gitmek aslında akla da uygun değildir ki!...

DİJİTAL TİYATRO ÜZERİNE BİR SÖYLEV

Bu güne kadar dijital tiyatroyla ilgili biriktirdiğim fikirlerimi açıklayan bir yazı yazmak istedim ve şimdi yazıyorum.

Pandemide dijital tiyatro kavramı zihinlere girmiştir. Yıllar önce yabancı tiyatroların dijital olarak yayımlandığı gerçeğini söylemek lazım.

Burada bazı fikirleri eleştirecek bazı değerlendirmelerde bulunacağım.

Pandemide “Dijital tiyatro yüz yüzenin yerini tutamaz.” fikri sloganlaştırıldı. Öyle ki artık teknolojiyi neredeyse öcü gibi gösterme moduna girildi.

Dijital tiyatro, çekilen tiyatro görüntülerinin bir elektronik ortama aktarılmasıdır işin özüne bakarsak.

İlk VHS kasetler çıktığı zaman zaten dijital tiyatro vardı ve Zeki Alasya – Metin Akpınar ikilisinin Devekuşu Kabare ve benzeri dijital tiyatroları zaten biliniyordu. Keza Nejat Uygur’un dijital tiyatroları da – en azından televizyonlarda vardı – biliniyordu.

Gerçekten canlı – sanal ayrımı ciddi söylüyorum sıkıcı ve işin tadını kaçıran bir sığ görüşten başka bir şey değildir.

Gerek tiyatrocularımızın gerekse seyircilerin bilmesi gereken şey şudur: Canlı olarak seyredilen bir şeyin sanalda da seyredilmesi mümkündür ve insanların zaten ilgiyle seyrettiği sanal yayınlar her zaman olmuştur.

Süper lig maçlarının Dijitürk’te veyahut onyıllardır televizyonlarda seyredildiğini ve insanların aynı keyif ve ilgiyle bunları takip ettiğini hepimiz biliyoruz.

Televizyonlarda Güldür güldür şov gibi nice tiyatro yayınının – düşünün ki bunlar sanaldır, yüz yüze değil – yıllardan beri keyifle ve ilgiyle milyonlarca seyirci tarafından seyredildiğini hepimiz biliyoruz.

Metin Akpınar – Zeki Alasya ikilisinin hem seyircili hem seyircisiz çekilmiş dijital tiyatro örneklerini youtube’ta şu anda bulabilirsiniz.

Dijital tiyatro, küresel bir köyde kendi sanatınızı tüm dünya insanlığına 7 24 pazarlayabileceğiniz bir olgudur. Kendi sanatınızı yurt dışındaki yurttaşlarınıza 7 24 ulaştırma şansına erişirsiniz böylece.

En önemlisi dijital tiyatro, canlı tiyatroyu ölümsüzleştiren bir tablo gibidir. Şöyle ki mesela Ferhan Şensoy, rahmetli oldu. Bir daha dirilip o tiyatroyu oynayabilir mi? Tabii ki hayır. Ama siz dijital tiyatroyla o anları ölümsüzleştirmiş olursunuz tıpkı bir fotoğraf gibi ve sizden sonraki nesiller de 7 24 dünyanın her yerinden sizi tanıma fırsatına erişmiş olurlar. Ve tabii ki sizi hayırla anma fırsatına erişirler.

Yunan tiyatrosu canlıydı diye eleştirenler şunu iyi bilmelidir: Bu günkü teknolojiler o zaman olsaydı muhtemelen Yunanlılar da o teknolojiyi kullanacaklardı. Ve doğal olarak bu gün Yunan tiyatrosunu dijital çağın başlangıcı olarak anacaktık.

Türkiye’de nüfusumuz 90 milyona yaklaşıyor. Ama cumhuriyet tarihinde ulaşılmış seyirci sayısına bir bakın. 2018 verilerine göre tüm sezon tiyatroya giden – ki pandemiden çok önceki bir zamandan bahsediyorum – seyirci sayısı Türkiye’de 7 milyon 841 bin 353 kişi olmuş. Bunlar resmi rakam. Peki Türkiye nüfusunun oran olarak yüzde kaçı gitmiş? Her 100 kişiden sadece 10’u. Yani 100 kişiden 90’ı gitmemiş. Demek ki tercih etmemişler. Tüm cumhuriyet tarihinin tiyatro açısından başarısı… Gurur duyulacak rakam değil. Bizim bunu kalan yüzde doksana hatta tüm dünya insanlığına ulaştıracak kestirme bir yola ihtiyacımız var: O da dijital tiyatro… Kamyon tiyatrosu ile bir beyefendi binlerce kişiye ulaştığını nette söylemiş. Bu rakam istenilen başarının çok altında. Bu rakamla bizim tiyatroyu ve sanatı geniş kesimlere yaymamız mümkün değil. Biz yüzde doksana nasıl ulaşırız diye düşünüyoruz sayın beyefendi binlerden bahsediyor. Güleriz ağlanacak halimize…

Albert Einstein diyor ki: “Eğer bir hedefe gitmek istiyorsanız ve o hedefe ulaşmak için seçtiğiniz yol sizi oraya ulaştırmıyorsa başka bir yol denememek ahmaklıktır.” Tüm cumhuriyet tarihi boyunca sadece % 10’a ulaşmışız fiziksel ve canlı tiyatroyla… Şimdi bunu aşmak için halen fiziksel tiyatroyu kullanmaya devam etmek ahmaklık değil de nedir sizce? Anneannemizin margarinini kullanarak nereye varabiliriz acaba?

Dijital tiyatroyla sanatı ve sanatçıyı hem daha geniş kesimlere ulaştırıyoruz hem bu ülkede ekonomik nedenlerle tiyatroya gidemeyen insanlara ulaşmış oluyoruz hem de 7 24…

Bakın işin vahametini anlatayım: Bu ülkede 2020 verilerine göre 6,5 milyonu aşkın hane sosyal yardım almış. TÜİK’in verilerine göre hane başı 3,3 kişi var ortalama Türkiye’de. Şimdi çarpın ne çıktı 22 milyon insan. Türkiye’de 10 milyona yakın asgari ücretli var. Bunu da 3 ile çarpın. 30 milyon… Toplayın 22+30=52 milyon insan eder… Bu sayı ülken nüfusunun yarısından fazlası. 2022 rakamlarıyla bir tiyatro bileti ortalama 150 – 200 lira. Hatta zaman zaman 300 liraya çıkıyor. 4 kişilik bir aile tiyatroya gitse 1200 lira hatta yese içse 1500 liraya varan bir rakam… Asgari ücret 4253 lira. Şimdi bu 52 milyon insanın gelir durumunu düşünün. Gerçekten çok vahim çünkü işte ekonomik nedenlerle sanata ulaşamayan ve bu ülkenin nüfusunun yarısından fazlasına erişen kitle. Atatürk “Sanatsız kalan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuştur.” der. İşte fiziksel tiyatronun toplumumuzu hayat damarlarından biri kopmuş hale getiren sebeplerinden birisi. Çünkü bilet fiyatları bu insanlar için lüks. Gidenler de bu ülkenin birikimi olan bir kısmı ve sadece 2018 verilerine göre her 100 kişiden 10’u… Durum açık… Fiziksel tiyatroyla tıkanmış vaziyetteyiz.

Bu ülkede tiyatro salonu yetersizliği var. Bu ülkede 43 tane devlet tiyatrosu var 2018 verilerine göre. Bunların yarısı İstanbul, Ankara ve İzmir’de. 58 ilde hiç devlet tiyatrosu yok. Devlet tiyatrolarının fiyatları daha uygun ama 58 ilde düşünün ki ülke nüfusunun yarısından fazlası için uygun fiyatlı olan devlet tiyatroları hiç yok. 14 ilde sadece birer tane tiyatro var. Bazı illerde tiyatro var ama seyircisi yok. Bazı illerde tiyatro var ama yapım maliyetleri pahalı olduğu için büyük prodüksiyonlar oralara gidemiyorlar. Çoğu köyde ve ilçede tiyatro salonu yok. Sanat büyükşehirlerde oturanların tekelinde. Devlet, her tiyatroya ödenek veremiyor. Ödenek alanlar için de bu ödenekler de çoğu zaman yetersiz kalıyor. Tiyatrocuların sadece tiyatroyla geçinmeleri imkansız. Mümkün olsaydı zaten tiyatrocular sinema, dizi gibi ekstra alanlarda oynamazlardı.

Dolayısıyla tiyatroların ayakta kalması hele tiyatrocuların geçinmesi gerçekten çok zor. Bu insanlara ek maddi gelir sağlamak gerekiyor. İşte pandemide çıkan dijital platformlar – ücretli veya ücretsiz olsun – tiyatroya maddi destek sağlıyor. Youtube’ta çıkan tiyatrolara tıklayanlar aslında o tiyatronun telif sahibine dolayısıyla tiyatroya ve sanata maddi ve manevi destek sağlamış oluyorlar. Ki ücretli platformlarda aynı işlevi görüyor. Bazı tiyatro siteleri devlet tiyatrolarından da daha uygun fiyatlı. Mesela tiyatrolar.tv’de bildiğiniz radyo tiyatrosu 16 lira. Ülke nüfusunun yarısından fazlası için bulunmaz fırsat…

Sanatın evrimleşmesine karşı çıkanlar şunu iyi bilmelidir ki donmuş bir sanat anlayışıyla bir ülkenin kültür ve sanat hayatı da donar ve ilerleyemez. İlerleyemeyen bir kültür ve sanat hayatı da o ülkeyi başka ülkelerin kültürel kölesi haline getirir ve de o ülkelerin kuklası olmaktan başka bir şey katmaz o topluma.

Ayrıca dijital tiyatroyla zamandan ve mekandan bağımsız olarak seyredebiliyoruz ve bu durum zaman kısıtlarını da ortadan kaldırıyor. Şöyle ki İstanbul’da oturan bir kişi İstanbul’un bir ucundaysa mesela Gebze tarafındaysa herhangi bir tiyatroya o sıkışık trafikte gitmek için dünya kadar zaman harcayacak ve belki de geç kalacağı için bilet parasını da iade alamayacaktır. Halbuki siz böyle bir ortamdaysanız bu kadar zaman harcamak yerine dijital tiyatroyla 7 24 istediğiniz tiyatroyu seyredersiniz hem de paranız yanmamış olur.

Ayrıca engelli bireyler için de dijital tiyatro birebirdir. Yurt dışında yaşayan Türk insanlarına böylece daha kolay ulaşmış ve onlara da kendi sanatınızı ve kültürünüzü unutturmamış olursunuz.

Ayrıca bir şey daha söyleyeyim ki pandemide sanatçıların yaşadıkları maddi sıkıntılar gündeme geldi. Daha önceki yıllarda da bu sıkıntılar dile getirilirdi. Ancak hangi başka halkla ilişkiler kampanyası bu kadar yoğun ve etkili olarak sanatçıların sıkıntısını dile getirmiştir? Dolayısıyla bu durum aslında buzdağının altındaki saklı sorunları gün yüzüne çıkardı hem de en etkili şekilde.

Dijital tiyatro, bir sanatçının 7 24 dünyanın her yerinden erişilebilir olarak kendisini tanıtması için birebirdir. Ayrıca bir tiyatroya katılıp aynı anları tekrar yaşamak isteyen veyahut katılamamış bir kişi için o anları hafızasında canlandırmak için dijital tiyatrodan daha etkin hangi yol olabilir?

“Söz uçar, yazı kalır.” Aynı şekilde “canlı tiyatro uçar, dijital tiyatro kalır…” Bu olgu fotoğraf gibi yazı gibi tiyatronun kalıcı ve ölümsüz hale gelmesi ve nesiller boyu yaşaması için en ideal yoldur.

“Dijital tiyatro yüz yüzenin yerini tutamaz” diyenlere lafım şudur: Yukarıda anlattım esas “yüz yüze tiyatro, dijital tiyatronun yerini tutamaz ve asla da tutamayacaktır.”

Dijital tiyatroyla sanatı ve sanatçıyı 7 24 çok geniş kitlelere ulaştırmış ve tanıtmış, pazarlamış olursunuz… Yüz yüze tiyatro, yukarıda saydığım faydaların hangi birisini sağlayabiliyor? Üstelik anneannemizin dedelerimizin margarinini kullanarak sanatın evrimleşmesini ve ilerlemesini sağlamayı beklemek hayalcilikten başka bir şey değildir. Bilmem anlatabildim mi?

 

DİQİTAL TEATRA HAQQINDA DİSKURS

Rəqəmsal teatr haqqında indiyə qədər topladığım fikirlərimi izah edən bir yazı yazmaq istədim, indi də yazıram.

Rəqəmsal teatr anlayışı pandemiya zamanı beyinlərə daxil oldu. Demək lazımdır ki, illər əvvəl xarici teatrlar rəqəmsal şəkildə nəşr olunurdu.

Burada bəzi fikirləri tənqid etmək üçün bəzi qiymətləndirmələr edəcəm.

Pandemiya zamanı “Rəqəmsal teatr üzbəüz teatrı əvəz edə bilməz”. İdeya şüarla irəli sürülüb. O qədər ki, indi texnologiyanı az qala boogeyman kimi göstərmək rejimindədir.

Əsərin mahiyyətinə nəzər salsaq, rəqəmsal teatr teatr obrazlarının elektron daşıyıcıya köçürülməsidir.

İlk VHS kasetləri çıxanda artıq rəqəmsal teatr var idi və Zeki Alasya – Metin Akpınarın Dəvəquşu kabaresi və buna bənzər rəqəmsal teatrlar artıq məlum idi. Eyni şəkildə Nejat Uyğurun rəqəmsal teatrları da tanınırdı - ən azı televiziyada.

Ciddi desək, real-canlı-virtual fərq darıxdırıcı və darıxdırıcı dayaz görünüşdən başqa bir şey deyil.

Həm teatr ifaçılarımızın, həm də tamaşaçıların bilməsi lazım olan budur: Canlı baxılan nəyisə izləmək olar, insanların maraqla izlədiyi virtual verilişlər həmişə olub.

Hamımız bilirik ki, Super Liqa matçları onilliklərdir Dijitürkdə və ya televiziyada izlənilir və insanlar eyni sevinc və maraqla onları izləyirlər.

Hamımız bilirik ki, televiziyada “Gülmək gülür” şousu kimi bir çox teatr verilişləri – təsəvvür edin ki, bunlar üzbəüz deyil, virtualdır – illərdir milyonlarla tamaşaçı zövqlə və maraqla izlənilib.

Metin Akpınar – Zeki Alasya tamaşaçılı və tamaşaçısız rəqəmsal teatr nümunələrini YouTube-da tapa bilərsiniz.

Rəqəmsal teatr sənətinizi qlobal bir kənddə 24/7 bütün dünyaya təqdim edə biləcəyiniz bir fenomendir. Beləliklə, siz öz sənətinizi xaricdə 24/7 vətəndaşlarınıza çatdırmaq şansınız olacaq.

Ən əsası, rəqəmsal teatr canlı teatrı ölümsüzləşdirən rəsm əsəri kimidir. Məsələn, Ferhan Şensoy dünyasını dəyişdi. O, dirilib yenidən o teatrda oynaya bilərmi? Əlbəttə yox. Amma siz o anları rəqəmsal teatrla bir fotoşəkil kimi əbədiləşdirirsiniz və gələcək nəsillər sizi dünyanın hər yerindən 24/7 tanımaq imkanı əldə edəcəklər. Və təbii ki, onların sizi yaxşı xatırlamaq imkanı var.

Yunan teatrının canlı olduğunu tənqid edənlər bunu yaxşı bilməlidirlər: İndiki texnologiyalar o dövrdə olsaydı, yəqin ki, yunanlar da o texnologiyadan istifadə edərdilər. Və təbii ki, biz bu gün Yunan teatrını rəqəmsal dövrün başlanğıcı adlandırardıq.

Türkiyədə əhalimiz 90 milyona yaxınlaşır. Amma görün, cümhuriyyət tarixində nə qədər tamaşaçı gəlib. 2018-ci ilin məlumatlarına görə, bütün mövsüm boyu teatra gedən tamaşaçıların sayı – pandemiyadan çox əvvəldən bəhs edirəm – Türkiyədə 7 milyon 841 min 353 nəfər olub. Bunlar rəsmi rəqəmlərdir. Bəs Türkiyə əhalisinin neçə faizi getdi? Hər 100 nəfərdən yalnız 10-u. Yəni 100 nəfərdən 90-ı getməyib. Bu o deməkdir ki, onlar seçim etməyiblər. Bütün cümhuriyyət tarixinin teatr baxımından uğuru... Bu, fəxr olunası bir rəqəm deyil. Bizə qalan doxsan faizə və hətta bütün dünya bəşəriyyətinə çatmaq üçün qısa yola ehtiyacımız var: Bu rəqəmsal teatrdır... Bir centlmen şəbəkədə yük maşını teatrı ilə minlərlə insana çatdığını söylədi. Bu rəqəm arzu olunan uğurdan xeyli aşağıdır. Bu rəqəmlə bizim teatrı, sənəti böyük seqmentlərə yaymaq mümkün deyil. Fikirləşirik ki, doxsan faizə necə çataq.Cənab bəy minlərdən danışır. Ağlayanda gülürük...

Albert Eynşteyn demişdir: "Əgər bir məqsədə getmək istəyirsənsə və bu məqsədə çatmaq üçün seçdiyin yol səni oraya aparmırsa, başqa yolu sınamamaq axmaqlıqdır." Cümhuriyyətin bütün tarixi boyu biz fiziki və canlı teatrla cəmi 10%-ə çatmışıq... İndi sizcə, bunun öhdəsindən gəlmək üçün fiziki teatrdan istifadə etməyə davam etmək nə axmaqlıq deyil? Nənəmizin marqarini ilə hardan əldə edə bilərik?

Rəqəmsal teatrla biz həm incəsənəti, həm sənətçiləri daha geniş auditoriyaya çatdırırıq, həm də bu ölkədə iqtisadi səbəblərdən teatra gedə bilməyən insanlara, eləcə də 24/7…

Məsələnin ciddiliyini izah edim: 2020-ci ilin məlumatlarına görə, bu ölkədə 6,5 milyondan çox ailə sosial yardım alıb. TÜİK-in məlumatına görə, Türkiyədə hər evə orta hesabla 3,3 nəfər düşür. İndi 22 milyon insan çıxanı çoxaltın. Türkiyədə minimum əmək haqqı alan 10 milyona yaxın insan var. Bunu 3-ə vurun. 30 milyon... 22+30=52 milyon insanı əlavə edin... Bu rəqəm ölkənizin əhalisinin yarısından çoxdur. 2022-ci ildə bir teatr bileti orta hesabla 150-200 lirəyə başa gəlir. Hətta vaxtaşırı 300 lirəyə qalxır. 4 nəfərlik ailə teatra getsə 1200 lirə, yeyib-içsə belə 1500 lirəyə qalxır.Minimum əmək haqqı 4253 lirədir. İndi bu 52 milyon insanın gəlir vəziyyətinə nəzər salın. Həqiqətən də dəhşətlidir, çünki iqtisadi səbəblərdən sənətə çata bilməyən və bu ölkənin əhalisinin yarıdan çoxuna çatan kütlə buradadır. Atatürk: “Sənətsiz qalan cəmiyyətin həyat damarlarından biri qopdu”. deyir. Burada fiziki tTeatrın cəmiyyətimizin həyati damarlarından birini kəsməsinə səbəb olan səbəblərdən biri də budur. Çünki bilet qiymətləri bu insanlar üçün lüksdür. Gedənlər də bu ölkənin təcrübəsi olan bir parçasıdır və 2018-ci ilin məlumatlarına görə hər 100 nəfərdən yalnız 10-u... Vəziyyət aydındır... Fiziki teatrla tıxanmışıq.

Bu ölkədə teatr qıtlığı var. 2018-ci ilin məlumatına görə, bu ölkədə 43 dövlət teatrı var. Onların yarısı İstanbul, Ankara və İzmirdədir. 58 əyalətdə dövlət teatrı yoxdur. Dövlət teatrlarının qiymətləri daha münasibdir, amma nəzərə alın ki, 58 əyalətdə ölkə əhalisinin yarıdan çoxu üçün münasib olan dövlət teatrları yoxdur. 14 əyalətdə cəmi bir teatr var. Bəzi əyalətlərdə teatrlar var, amma tamaşaçıları yoxdur. Bəzi əyalətlərdə teatrlar var, amma istehsal xərcləri baha olduğundan böyük tamaşalar ora gedə bilmir. Əksər kənd və qəsəbələrdə teatr yoxdur. İncəsənət böyük şəhərlərdə yaşayanların inhisarındadır. Dövlət hər teatra maliyyə ayıra bilməz. Bu müavinətlər müavinət alanlar üçün çox vaxt yetərli olmur. Teatrsevərlərin tək teatrla dolanması mümkün deyil. Mümkün olsaydı, teatr aktyorları film və serial kimi əlavə sahələrdə oynamazdılar.

Ona görə də teatrların ayaqda qalması, xüsusən də teatr aktyorlarının dolanışığı çox çətindir. Bu insanlara əlavə maliyyə gəliri təmin etmək lazımdır. Burada pandemiya zamanı ortaya çıxan rəqəmsal platformalar - istər ödənişli, istərsə də pulsuz - teatra maliyyə dəstəyi verir. Youtube-da teatrlara klikləyənlər əslində o teatrın müəllif hüquqları sahibinə, deməli, teatra və incəsənətə maddi və mənəvi dəstək olurlar. Ödənişli platformalarda da eyni işləyir. Bəzi teatr saytları da dövlət teatrlarından daha münasibdir. Məsələn, Tiyatrolar.tv-də tanıdığınız radioteatr 16 lirədir. Ölkə əhalisinin yarıdan çoxu üçün unikal fürsət...

Sənətin təkamülünə qarşı çıxanlar yaxşı bilməlidirlər ki, donmuş sənət anlayışı ilə bir ölkənin mədəni-bədii həyatı da donub qalır və irəli gedə bilməz. Tərəqqi edə bilməyən mədəniyyət və incəsənət həyatı o ölkəni başqa ölkələrin mədəni köləsinə çevirir və o cəmiyyətə o ölkələrin kuklası olmaqdan başqa heç nə qatmır.

Bundan əlavə, rəqəmsal teatr ilə biz zaman və məkandan asılı olmayaraq izləyə bilirik və bu, vaxt məhdudiyyətlərini aradan qaldırır. Yəni İstanbulda yaşayan bir adam İstanbulun bir ucunda, məsələn, Gebze tərəfində olsa, o tıxacda istənilən teatra getmək üçün bütün dünya vaxtını sərf edəcək və bəlkə də, öz filmini ala bilməyəcək. gec qalacağı üçün bilet pulunu geri qaytar. Ancaq belə bir mühitdəsinizsə, bu qədər vaxt itirmək əvəzinə rəqəmsal teatr ilə istədiyiniz teatrı 24/7 izləyə bilərsiniz və pulunuz yanmayacaq.

Bundan əlavə, rəqəmsal teatr əlil insanlar üçün mükəmməldir. Beləliklə, xaricdə yaşayan türklərə daha asan çatacaq və onlara öz sənətinizi və mədəniyyətinizi unutdurmayacaqsınız.

Bundan əlavə, bir şeyi də deyim ki, pandemiya zamanı sənətçilərin yaşadıqları maddi sıxıntılar ön plana çıxdı. Bu problemlər əvvəlki illərdə də qeyd olunub. Bəs başqa hansı ictimai əlaqələr kampaniyası sənətçilərin sıxıntısını bu qədər intensiv və təsirli şəkildə dilə gətirib? Ona görə də bu vəziyyət əslində aysberqin altında gizlənən problemləri və ən təsirli şəkildə üzə çıxardı.

Rəqəmsal teatr rəssamın özünü tanıtması üçün mükəmməl yerdir, dünyanın istənilən yerindən 7/24 mövcuddur. Bundan əlavə, teatra gedib eyni anları yenidən yaşamaq istəyən və ya iştirak edə bilməyən insan üçün o anları yaddaşında canlandırmaq üçün rəqəmsal teatrdan daha təsirli yol ola bilərmi?

"Sözlər uçur, yazı qalır." Eyni şəkildə, “canlı teatr uçur, rəqəmsal teatr qalır...” Bu fenomen teatrın yazı kimi əbədi və ölümsüz olması və nəsillər boyu yaşaması üçün ideal yoldur.

“Rəqəmsal teatr üzbəüz teatrı əvəz edə bilməz” deyənlərə sözüm budur: Yuxarıda izah etdiyim əsas odur ki, “üz-üzə teatr rəqəmsal teatrı əvəz edə bilməz və heç vaxt olmayacaq”.

Rəqəmsal teatr ilə siz 24/7 çox böyük auditoriyaya incəsənət və rəssamları çatdıra, təbliğ edə və bazara çıxara bilərsiniz. Üstəlik, nənə və babalarımızın marqarinindən istifadə edərək sənətin təkamül və irəliləyişini gözləmək aldanmaqdan başqa bir şey deyil. Bilmirəm, izah edə bilərəmmi?

 

 

ONLİNE EĞİTİM Mİ YÜZ YÜZE Mİ? ASIL ÖNEMLİ OLAN ŞEY ATLANIYOR!...

Online eğitim ve yüz yüze eğitim ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Ve şimdi de yazıyorum.
Öğrencilerin öğrenmedeki en büyük etkenlerinden bir tanesi içsel motivasyonlarıdır. Yani öğrenci kendini motive etmelidir ki öğrenebilsin. Aslında motivasyon içsel ve dışsal olmak üzere iki çeşittir. Motivasyon dışsal olduğunda yani öğrenci para, şiddet veya başka zoraki dışsal unsurlarla öğrenmeye sevk edildiğinde öğrenme geçici olmaktadır. Aslında not, dışsal bir motivasyon kaynağıdır. Öğrencilerin bir kısmı sadece not için öğrenmekte, işi bitince öğrenme de bitmektedir ve öğrenilenler de kalıcı olamamaktadır.
Öğrenci içsel motivasyona sahip olduğunda kalıcı öğrenme olmaktadır. Yani öğrenci kendini motive ettiğinde bir başkasının zorlamasına gerek kalmaz doğal olarak kalıcı öğrenme de bu şekilde olur. Dışsal motive edicilerle o motivasyon kaynaklarının olduğu süre içerisinde öğrenme olur ama kişi istemediği bir durum yaşadığı için o kaynaklar kaybolduğunda öğrenme de sona erer.
Öğrenmenin motivasyonla ilgisi büyüktür. Öğrenmek arzusu ve gayreti olmayan öğrenciler, hiçbir zaman kalıcı öğrenmeye sahip olamazlar. O dışsal motive ediciler kaybolduğunda doğal olarak istek de biter ve öğrenme de devam etmez.
Yalnız bir taraf daha vardır ki söylenmesi gereken öğrenme isteği dorukta olan bir öğrencinin aktif konumda olması gereksinimidir. Aktif değilseniz, uykunuz geliyorsa o öğrenme gerçekleşemez.
İçsel motivasyonu olan öğrencinin en büyük ihtiyacı aktif olmaktır. Yüz yüze eğitimde 2000’den önce Türkiye’de bu sağlanamazdı. Put gibi dinleyen, hareket dahi etmeyen öğrenciler vardı. 2005’ten itibaren bu anlayış değişti ve öğrenciyi aktif tutmaya yönelik bir eğitim anlayışı var oldu.
Öğrencinin içsel motivasyonu olması ve aktif olması öğrenme için vazgeçilmezdir.
İçsel motivasyonu olmayan öğrencinin ne yüz yüze ne de uzaktan eğitimde şansı yoktur.
Daha doğrusu öğrenme hayat boyu devam eder ancak dışsal motive edicilerle bu süreklilik sağlanamaz. Ve içsel motive olmayan öğrencinin öğrenmesi de sürekli olmaz.
Öğrencilere içsel motive olmayı kazandırmak gerekir. Yani kişi kendi arabasını kendisi kullanmalıdır.
Yüz yüze eğitimde eğitmenin dışsal motive olmuş öğrenciye öğretmesi mümkündür ancak kalıcı ve sürekli öğrenim için öğrenci kendisini motive etmelidir.
Motivasyonun ne dışsa ne de içsel olmaması yani kişinin hiç istememesi durumunda da bu sefer hiçbir öğrenme olmayacaktır. Yani kişi öğrenmeye dirençliyse zorla bir şey öğretmek mümkün değildir. Siz bu öğrenciyi ister yüz yüze isterse uzaktan eğitin hiçbir şekilde bu öğrenci öğrenemez. Üstelik yüz yüze eğitimde kişi bu durumda rol yapmaya eğilimlidir ve öğrenir gibi gözükmeye çalışacaktır. Uzaktan eğitimde de bu durumdaki kişi tabii olarak rol yapacak ve öğrenir gibi gözükmeye çalışacaktır.
Öğrenmenin yüz yüze veya uzaktan olmasından ziyade öğrencinin iç disipline sahip olması çok daha önemlidir. Çünkü iç disiplin, öğrencinin her iki durumda da öğrenmesini kalıcı ve sürekli hale getirir.
Yani kişinin içindeki istek ve gayret asıl önemli olandır. Ve tabii ki yüz yüze eğitimde böyle bir öğrencinin aktif tutulması, uzaktan eğitimde öğrencinin yine aktif olması en önemli husustur.
Çağımızda pandemi koşullarında yapılan uzaktan eğitimin avantaj ve dezavantajları olabiliyor.
Ancak yüz yüze mi uzaktan mı tartışması yapılırken kişinin iç disipline ve aktif olması gerekliliğine vurgu yapılmıyor.
Bu biçimsel tartışmanın ne kadar süreceği belirsiz. Ancak içsel motivasyonu olan ve aktif olan öğrencinin öğrenmesinin kalıcı ve sürekli olacağı da bir o kadar gerçek.
Uzaktan eğitimde yüz yüze eğitimden farklı olan yönler var. Bu farklılıkları az çok takip edenlerin bilebileceğini tahmin edebiliyorum.
Uzaktan veya yüz yüze… Kişinin iç disiplini varsa ve aktifse her ikisinde de kişi başarılı olabilir. Meseleye bir de buradan bakmak lazım.
Mesela yüz yüze eğitimde de uzaktan eğitimde de başarılı olan ve her iki grupta da kendisini eğiten çok insan olduğu açık olan bir şey. Uzaktan eğitimden de yüz yüze eğitimden de mezun olup hayatta başarılı olmuş ve önemli yerlere gelmiş insanlar her zaman mevcuttur.
Olayın şekli boyutunu tartışırken özündeki bu gerçekleri atlamamak en doğrusudur.

 

 


Anket

Günlük haberleri takip ediyor musunuz ?

Evet (3)
33%

Hayır (2)
22%

Bazen (3)
33%

Sık sık (1)
11%

Toplam oy: 9


Haberler

10.07.2012 11:32

Ziyaretçi haberleri

Ziyaretçilerinizin webstenizdeki yeni haberleriniz ve olaylarınız hakkında mümkün olabildiğince fazla bilgilenmesini sağlayın. Websitenizi güncel tutun ki ziyaretçileriniz sayfanızı düzenli olarak ziyaret etsinler. RSS bildirimleri kullanarak okuyucularınızın doğrudan yeni makaleleri almasını...

Devamını oku

—————

10.07.2012 11:31

Websitesi açıldı

Yeni websitemiz bugün açıldı. Ziyaretçilerinize neden yeni bir sunumla karşılarına çıktığınızı ve nasıl fayda sağlayacağınızı bildirin. Amaçlarınızı ve projenizin avantajlarından bahsedin. Ziyaretçilerinize sizin sayfalarınıza geri dönmeleri için kısaca nedenler sunun.

Devamını oku

—————


İletişim

Bilgim